23 Ekim 2008 Perşembe

Elden gelen ve gelmeyen???

Doğru söylemiş Einstein zaman insandan insana mekandan mekana o kadar farklı geçiyor ki...Kimi zaman nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz, kimi zamansa bitip tükenmek bilmiyor bir türlü...Tadı damağınızda kalan, hiç bitmesin dediğiniz anlar dört nala geçip giderken, sıkıldığınız bıktığınız anlar sanki yapışıp kalıyor üstünüze, sıyrılıp kurtulamıyorsunuz bir türlü...Oysa ki önemli olan galiba o sıkıcı bunaltıcı anları da güzele çevirebilmek hoş kılabilmek kendimiz için...İşte esas can alıcı soru da burada ortaya çıkıyor...İnsan acaba gerçekten her anını eğlenceli, tamam daha mütevazı olalaım, en azından mutlu huzurlu kılabilir mi kendisi için? Bu tümüyle bizim elimizde olan birşey midir yoksa olaylar ya da diğer insanlar mıdır buna neden olan çoğu zaman? Basit gibi görünse de o kadar derin bir soru ki bu aslında...İrdelersek belki kadere insan iradesine, insanın yapabileceği ya da yapamacağı, elinden gelen ya da gelmeyen şeylere kadar varan bir tartışmaya götürebilir bizi...

5 Ekim 2008 Pazar

O meshur soru???

Cok yorulmustu o gun… Sabahtan genel mudurluge yollanacak raporu tamamlamis, ardindan da arka arkaya iki toplantiya girmis cikmisti. Zaten sabah da cok erken gelmisti isyerine. Bir an once rapora baslayip vakitlice bitirebilmek icin hava daha aydinlanmadan zar zor yataktan kalkmis, sabah trafigine yakalanmamak icin kahvalti bile etmeden yola koyulmustu. Mesainin bitimine yarim saat kala ancak sakinlesebilmisti... Basi ne kadar da cok agriyor hatta zonkluyordu simdi… Aslinda alisikti bu hallere… Uykusuzlukla birlikte bu kadar stresli, yogun gecen gunlerin ardindan cektigi olagan rahatsizlikti bu bas agrisi… Nasil zorlu bir sporun ardindan insanin tum kaslari agrir, yerinden kalkacak hali olmazsa onun ustunde de boyle bir halsizlik, yorgunluk oluyordu boyle zorlu gunlerin ardindan. Artik iyi taniyordu kendini ve bu halinin nedeni de cok iyi biliyordu aslinda…Fiziksel olarak hicbir aktivite yapmasa bile stresle birlikte ister istemez vucudunu da kastigini biliyordu… Tum bunlar bir yana herseyden onemlisi zihni cok yorgundu su an, gunden kalan binlerce problemin artiklari hala donup duruyordu beyninde.

En iyisi biraz temiz hava almak diye dusundu. Servis saatini beklemeden cikmaya karar verdi. Hizla toparlandi ve kendini disariya atti…Bir arkadasinin bahsedip durdugu metro duragina cikan bir kestirme yol vardi, oradan ana caddeye cikip metroyla 10 dakikada eve varirim diye gecirdi icinden. Hava da cok guzeldi sansina, ogleden sonra cikan hafif ruzgar serinletmisti havayi, denizin o muhtesem kokusunu bogazdan taa oralara kadar tasiyip getiriyordu. Birden cocuklugunun yaz aksamlari geldi aklina, annesi, babasi ve kuzenleriyle birlikte tum aile dondurma yemeye cikarlardi. Evleri deniz kiyisina cok yakin olmadigi halde o zaman da duyardi bu kokuyu… Hafif hafif esen meltem, gunun bogucu sicagini hafifletir, yaz aksamlarinin tum guzelligini birbirine karisan yasemin ve deniz kokulariyla tasirdi onlara… Ne cok zaman gecmisti aradan… Ne guzeldi o gunler, simdi daha iyi anliyordu…

Bu dusuncelerle ilerlerken arkadasinin bahsettigi yol sapagina gelmisti bile. Burasi kocaman gokdelenlerin arasinda sikisip kalmis artik sayilari iyice azalan sehrin eski semtlerinden biriydi. Onun ancak sonlarina yetisebildigi eski mahalle ortaminin sicakligi daha sokagin basinda hissediliyordu…Sokagin girisindeki kucuk manavin onundeki tezgahlarda cilekler, erikler, musmulalar, caglalar baharin tum renklerini simgelercesine rengarek dizilmisti. Ilerideki firindan cikan taze ekmek kokulari tum mahalleyi sariyor, sokakta yakar top, birdirbir oynayan cocuklarin neseli cigliklari burayi sehrin diger kesimlerinden hemen ayiriveriyordi.

Sehirdeki o kocaman magazalarin aksine ufak ama sevimli dukkanlarin onune attiklari iskemblelerde esnaftan birkac yasli amca oturmustu. Ince belli bardaklardan bir yandan keyifle ikinci caylarini yudumluyor bir yandan da sohbet ediyorlardi. Bu yuzlerde, gunluk hayatinda gormeye alistigi, hatta artik iyice kaniksadigi asik suratlardan, endiseli bakislardan eser yoktu. Aksine garip bir huzur ve halinden memnuniyet hemen hissediliyordu… Kapi onlerinde cocuklarini kocalarini bekleyen, bir yandan da gunun son sohbetlerini (belki son dedikodularini) yapan kadinlarda da benzer bir durum vardi.

Firindan kucaginda uc ekmekle cikan kucuk bir cocuk carpti gozune o sirada, cocuk birkac adim attiktan sonra firindan yeni cikmis taze ekmegin kokusuna dayanamamis olacak ki durakladi, ekmeklerden birinin ucundan birazcik koparip agzina atti ve sonra kendisini seslenen annesine dogru hizli adimlarla uzaklasti…Kendi cocuklugu geldi aklina, o da bayilirdi boyle taze ekmegin, ozellikle de Ramazan pidesinin ucundan asirmaya…Sokakta iyice yorulup aciktiktan sonra, eve gitmeden once annesinin balkondan attigi parayla bir kosu gidip aldigi ekmekten kopardigi lokmanin tadi bir baska olurdu…

Kucuk cocuk gozden kaybolduktan sonra bu sefer sokagin karsi tarafindan kendine dogru gelen bir baba-kiz belirdi. Kiz hararetli hararetli babasina o gun okulda yasadiklarini anlatiyordu, o kadar neseli o kadar heyecanliydi ki, sesi rahatlikla duyuluyordu. Sinifta ogretmenin sordugu matematik sorusunu bir tek o cevaplamis, ogretmeni de odul olarak deminden beri gururla babasina gosterip durdugu kalemi ona hediye etmisti…Kalem siradan bir kursun kaleme benziyordu ama kiz icin ne kadar degerli oldugu, onu ne kadar mutlu ettigi asikardi. Onu deminden beri ciddiyetle dinleyen babanin yuzundeki sevgi ve gurur da hemen belli oluyordu.

Baba-kiz el ele aceleci adimlarla yanindan gecip giderlerken kendi adimlarinin garip bir sekilde yavaslamis oldugunu hissetti. Oysa her zaman hizli yurumeye alisikti. Besbelli bitmesini istemiyordu bu yolun, cikmak istemiyordu sokaktan, ruhu gibi bedeni de bu huzurlu ortamin doyasiya tadini cikarmak istiyordu…

Ama bu arada sokagin da sonuna geldigini farketti… Isyerinden cikarken hissettigi bas agrisindan ve zihin yorgunlugundan eser yoktu simdi vucudunda. Gunboyu kafasini mesgul eden sorunlardan, dusuncelerden de kurtulmustu. Onceden beri kafasinda donup duran bir soru vardi hep. Hos sadece onun degil cogu insanin kafasinda donup duruyordu artik bu soru gunumuzde… Hatta gazetelerde dergilerde carsaf carsaf recete misali oneriler yayinlaniyordu bu meshur soru icin, “Gercek mutluluk, huzur neydi ve neredeydi?”,,, Galiba bu kisa yolculukla o nihayet bulabilmisti bu sorunun cevabini… O meshur listelere de gerek yoktu, cok uzaga gitmeye de… Artik biliyordu yasarken farkina varamadiklarimizda gizliydi mutluluk ve huzur… Firindan yeni cikmis bir ekmegin ucundan cocuk sevinciyle bir lokma koparabilmek, guzel bir bahar gunu dostlarla ikindi cayi sohbeti yapabilmek bile yeterdi !